Bu söz, insanlığın adalet arayışında sıklıkla gözden kaçırdığı sarsıcı bir gerçeği, yani soyut ahlak ve hukuk kurallarının toplumsal gerçeklikle her zaman örtüşmediğini felsefi bir derinlikle ortaya koyuyor. Bireysel vicdan veya yasal çerçeveler dahilinde adil ve meşru kabul edilen bir düzen, sınıfsal ve ekonomik ilişkilerin merceğinden bakıldığında derin bir sömürüyü maskeleyebilir. Psikolojik düzeyde bu durum, bireylerin sistemik adaletsizlikleri yasal kılıflar altında meşrulaştırıp kanıksamasına yol açar.
Alıntı, adaletin gerçek ölçütünün vicdani söylemler veya kağıt üzerindeki yasalar değil, maddi kaynakların nasıl üretildiği ve bölüşüldüğü olduğunu savunur. Toplumsal adaleti belirleyen asıl güç, ekonomi politiğin yani üretim ve değişim ilişkilerinin ta kendisidir. Dolayısıyla gerçek bir eşitlik ve adalet, soyut ahlaki nasihatlerle değil, maddi dünyayı şekillendiren ekonomik yapının kökten sorgulanması ve dönüştürülmesiyle mümkündür.